ÖĞÜTÇÜ'nün GÖZÜYLE
Mehmet Öğütçü
ogutcudunya@yahoo.co.uk
1 Aralik 2006, Cuma
Stratejik sektörler belirlemeli miyiz?
1960 ve 70'li yılların en gözde tercihi, uluslararası ekonomik işbölümüne uygun şekilde ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklerini yansıtan stratejik sektörler seçerek devlet desteğini de esirgemeyip tüm enerjilerini bu sektörlere yoğunlaştırmaları idi. Günümüzde olup bitenlere bakıp "tarih tekerrür mu ediyor?" demekten kendimi alamıyorum.
"Enerji süper gücü" Rusya, onun izinden giden doğal kaynak zengini birçok gelişme yolundaki/geçiş sürecindeki ülke, Doğu Asyalı kaplan ve ejderhalar artık rol dağılımını ve kurallarını kendi yazmadıkları uluslararası ekonomik sistemin çoğu zaman kağıt üzerinde kalan "serbest piyasa" amentusunu eskisi kadar kutsal görmüyorlar. Ya devlet politikaları ile stratejik gördükleri sektörlerde denetimi ellerinde tutmaya çalışıyorlar, ya da dış piyasalarda kendilerine kaynak ve pazar ararken şirketlerine her türlü siyasi, ticari ve finansal desteği sağlıyorlar. Alışıla geldik rekabet kuralları açık ya da üstü kapalı şekilde es geçiliyor.
Bu eğilim artan ölçüde bazı OECD ülkelerine de sıçramış vaziyette. Fransa'nın stratejik ilan ettiği "ulusal şampiyon" sektörlerinin yabancı şirket birleşmelerine kapatılması için elinden geleni yapması, ABD'nin UNOCAL'nin Çinliler'e satımını ulusal güvenlik gerekçesiyle engellemesi, AB içinde enerji sektöründe şirket birleşmelerinin ulusal damarları kabartması ve benzeri çabalar "acaba stratejik sektörler kavramı yeniden mi hortluyor?" sorusunu akla getiriyor.
Oysa bize öğretilen Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası, OECD, bölgesel kalkınma bankaları gibi çok taraflı kuruluşların getirdiği uluslararası disiplin ve kurallar yüzünden belli sektörlere devlet desteği ile güç verme politikasının literatürden çıkmak üzere olduğu idi. Bu yöntemin kamu savurganlığını, yolsuzlukları ve rekabet sapmasını artırdığı genel kabul görüyor. Lakin görülen o ki bazı ülkeler küresel rekabet liginde üst kümelere tırmanmak, hakim tepeleri başkalarına terk etmemek, istihdam, teknoloji yaratımı, yeni karşılaştırmalı üstünlükler geliştirme ve benzeri güdülerle küresel oyun kurallarının etrafından dolaşarak daha yaratıcı yöntemler keşfettiler.
Yeni bir dünyadayız. Sadece oyunun kuralları değil oyuncular da değişiyor. Özellikle BRIC denilen Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan'dan oluşan yeni güç merkezinin doğup palazlanması ile birlikte gelişme yolundaki ülkeler yeni uluslararası düzenin temel taşlarını farklı şekilde döşemeye başladılar. Önümüzdeki 40 yıl zarfında ABD ile Japonya dışında bugünkü G-8 içindeki hiçbir ülkenin esamisi okunmayacak dünyanın en güçlü altı ekonomisi arasında.
Artık klasik düşünce tarzlarının, sağ-sol kutuplaşmasının, ideolojik koşullanmanın, büyüme modellerinin giderek aşındığı, pragmatik ve sonuç yönelimli yaklaşımların geçer akçe olduğu bir dönem bu. Ülkeler, insanlarının refahını en üst düzeye çıkartacak, gelir adaletsizliğini, bölgesel dengesizliği en aza indirecek, çevreyi koruyup gelecek kuşaklara temiz ve yaşanabilir bir dünya bırakacak, enerji ve doğal kaynakları etkin ve akılcı kullanacak, bilgi ve iletişim teknolojilerini ekonominin ve toplumun her sahasına tatbik edecek yeni kalkınma modeli arayışı içindeler. Tek tip, her bedene uygun asır model ve reçeteler tutmuyor.
Gözü kapalı, serbest piyasanın onlar için mucizevi çözümler geliştirmesini beklemiyorlar artık. Özellikle de Bretton Woods kurumlarının İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ekonomik düzeni biçimlendirmede kullandıkları "Washington Konsensusu"nun bu beklentilere yanıt vermediğinin farkındalar. 21'inci yüzyılda sürdürülebilir kalkınma için devlet öncülüğündeki model ile serbest piyasanın hükmettiği model arasında keskin bir çatışmadan ziyade ikisinin arasında zararı asgariye çekecek, yararı azamiye çıkartacak bir orta yol arayışı sürüyor.
Devletin mudahaleci politikası -birçok siyasi ve ekonomik risk içermesine rağmen- artan ölçüde tercih ediliyor. Sadece gelişme yolundaki, geçiş sürecindeki hâlâ "yakalama" çabası içinde olan ülkelerde değil aynı zamanda "ulusal şampiyon"lar yaratma sevdası içindeki bazı OECD ülkelerinde de. Bunların karşısında kendilerini sadece piyasa güçlerinin "müşfik" ellerine teslim eden ülkeler mevcut uluslararası sistemin safları olarak anılıyorlar.
Neo-klasik ya da piyasa öncülüğündeki kalkınma yaklaşımı elbette ki hem kaynakların etkin dağılımını temin ediyor, hem de ekonomide şeffaflığı, öngörülebilirliği, dolayısıyla iyi yönetişimi güçlendiriyor. Lakin, birçok gelişme yolundaki ülkede tek başına ne sürdürülebilir kalkınma için gerekli sanayileşmenin zemin taşlarını döşeyebiliyor, ne elverişli kaynak akışını sağlayabiliyor, ne yaşamsal eğitim, sağlık ve araştırma-geliştirmeye yöneltebiliyor, ne çevre ve enerji güvenliğini temin edebiliyor.
Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki atılım, üretim zincirini parçalama ve dünyanın hemen her köşesinde üretim yapma, üretimin belli aşamalarını gerçekleştirme olanağını yarattı. Artan sayıda ülkenin, hukuki ve kurumsal düzenlemeler yaparak küresel oyuna katılması mümkün hale geldi. Mal ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve yabancı sermaye yatırımlarına ortam hazırlanması, küresel üretim yapısının dönüşümünü kolaylaştırdı. Bu dönüşüm dünyanın üretim ve ticaret haritasını değiştirmekle kalmadı, şirket yapılarını ve iş yapma biçimlerini de değiştirdi.
Geleneksel olarak ticaret, yatırım, teknoloji ve beyin gücü hep gelişmiş ülkelerin ya kendi aralarında ya da büyük gelişme yolundaki ülkeler ile gerçekleşirdi. Aslında yeni yükselen ekonomilerin başarısının arkasındaki "sihirli formül", başarılı devlet destekli kalkınma yoluyla olumsuz yönleri törpüleme, insan sermayesine yatırım, kamu-özel sektör ortaklığını gerçekleştirme, uluslararası piyasalarda daha iyi karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacak bir dizi endüstrilerin gelişmesi için zaman, mekan ve kaynak tahsisi. Serbest piyasa ekonomisinin tek başına ülkeleri gelişme yolundan gelişmiş kategoriye sıçratmasının örneğine ben şahsen rastlamadım.
Türkiye Nerede?
Neler yapabilirdik ve neler yapamadık bu sürat ve teknoloji çağında? Dünya rekabet liginde uzun süre basamakları süratle inerek geriledik; şimdi yavaş yavaş yeniden tırmanma işaretlerini veriyor ekonomimiz. Saydamlık endeksinde, rüşvet ve yolsuzluk rekorunu kimseye kaptırmaya niyetli değiliz. Etik değerler üst raflarda bir yere çoktan kaldırılmış gibi görünüyor dışarıdan bakınca.
Verimlilik düşüyor. Büyüyoruz ama, işsizlik hâlâ çığ gibi. İyi yetiştirmediğimiz, geleceğe inanmayan genç nüfus avantaj olmaktan çıkıyor; belki de geleceğimiz üzerinde "saatli bomba" olacak böyle giderse. İhracat yoluyla "yoksullaşma" tezlerine epey malzeme sağlıyoruz. 1980-2005 arasında 1.2 trilyon dolardan fazla iç ve dış borçlanma yapmış, buna 450 milyar dolardan fazla faiz ödemişiz. Cari işlemler açığı GSMH'nin yüzde 9'u ile yeni bir rekora koşuyor.
Teknoloji ve AR-GE'ye yatırım güdük. Neredeyse hepsi ithal. Dış finansman imkanlarının maliyeti çok yüksek. Yabancı sermaye ciddi şekilde kımıldadı son iki yılda; bu yıl 15-20 milyar doları bulması bekleniyor. Şimdilik yeni istihdam imkanları yaratan, ileri teknolojiyi ülkeye taşıyan doğrudan yabancı sermaye yerine özelleştirme ya da şirket alımları yoluyla piyasa payı kazanma peşindeki yatırımcı geliyor.
Özetle, Türkiye dahil bazı ülkeler küresel ekonomide dengeleri sarsan inovasyonun uyarılması dahil bu yeni değişimlere uyum sağlamada -kapasite eksikliği, siyasi ayak sürümeler ve de değişimi okuyamama gibi muhtelif nedenlerle- yeterince başarılı olamadılar. Oysa biliyoruz ki, küreselleşme denilen dalganın üzerinde kalamayan ülkeler bu yeni ortaya çıkmakta olan sistemde hem rekabet güçlerini, hem kültürel zenginliklerini, hem siyasi bağımsızlıklarını, hem de özgüvenlerini kaybediyorlar. Umutsuz çırpınışlar içinde çözüm üretemedikleri zaman da tutunacakları "çıpa" arayışı içinde oluyorlar.
Geleceğimizin patronu olabilmek için değerler, toplum ve teknolojideki değişimleri anlayabilmemiz, karşımızda duran küresel meydan okumaları, jeopolitik, ekonomik ve çevresel ikilemleri çözümleyecek şekilde kendimizi donatmamız, kapasitemizi güçlendirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, dışarıdan empoze edilecek "çözümler" ve başkalarının "çıpa"larına sarılma kaçınılmaz hale geliyor.
Hangi sektörler yükseliyor?
Ülkemizde mevcut gelişme eğilimlerinden ve geleceğe dönük projeksiyonlardan yola çıkılarak bizim için dünya pazarlarında gelişme potansiyeli olan sektörlerin kuvvetlendirilmesi gereği hep gündemimizde. Öte yandan, dünya örneklerinden biliyoruz ki rekabet gücünü ispat edememiş yanlış sektörler seçimi ileride onarılamaz yaralar açabilir.
Bu nedenle, yükselen sektörler yönlendirmesinde mümkün olduğunca doğrudan müdahaleci olmaktan kaçınarak, güçlü sektör lobilerinin etkisi altında kalmayarak, ülkenin uzun vadeli vizyonuna ve gerçeklerine uygun şekilde uzaktan yönlendirme, dolaylı teşvik (sağlam fiziki altyapı, insan sermayesinin iyileştirilmesi, hukuki altyapı, siyasi destek vb.) ve bilgilendirme sağlanması temel prensip olmalı.
Kritik altyapı sektörlerinin ve bilgi teknolojilerine dayalı sektörlerin, halihazırda ülkemiz bakımından stratejik önceliğe sahip olduklarını söylemeye gerek bile yok. Gelecekte, en iyi performans gösteren ekonomilerin belli sanayilere destek verenler değil, bilgi teknolojisini en etkili şekilde yönetenler olacağı kesin.
Ülkemizde geleceği olan sektörleri TÜSİAD için Eylül 1998'de hazırladığım "Türkiye İçin Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru" raporumda (http://www.tusiad.org/turkish/rapor/ticaridiplomasi/pdf/index.html) özetle şöyle sıralamıştım; aradan geçen sürede çok şeyin değiştiğini sanmıyorum:
· En büyük imalat sanayi ve ihracat sektörü olan tekstil/hazır giyimin gerek dış ticaret, gerek GSMH içindeki payı, gelişmiş ülkelere kıyasla, çok yüksek. Bu sektör dünya serbest ticaretine tamamen açılma sancılarını yaşadığından, yeni üretim, pazarlama, markalaşma teknikleri, örgütlenme ve yönetim sistemleri yoluyla bu sektördeki rekabet gücümüzün kaybedilmemesi için gecikmeksizin katma değeri yüksek ürün tasarımlarına ve üst gelir düzeyindeki müşteri pazarlarına yönelmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.
· Türk tarımının kronikleşmiş yapısal sorunlardan bir an evvel kurtarılarak dünya (özellikle de bölgesel) piyasalarda giderek artmakta olan tarım ürünleri talebini karşılaşacak şekilde düzenlenmesi gerektiği de malum. Biyoteknoloji, organik tarım, genetik değişime uğramış gıda, su ürünleri alanlarında öncü ülkelerden birisi olmalıyız.
· Uzun vadeli turizm stratejimizde, ekolojik ve kültürel varlıklarımızın ön plana çıkartılması, fiziki ve beşeri altyapının birbirini tamamlaması, ulaşımın etkinlik ve emniyetinin artırılması, tanıtma ve pazarlama faaliyetlerinin ürün kalitesine uygun şekilde gözden geçirilmesi, dört mevsim turizme yönelik projeler geliştirilmesi ve nitelikli turizm yönetici/hizmet personeli yetiştirilmesi hâlâ önemini koruyor.
· Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri sektöründe yeni teknolojik gelişmelere süratle ayak uydurulması, özellikle de yükselmekte olan piyasalarda ihaleye çıkarılan altyapı projelerinden pay alabilmek için yerli ve yabancı şirketlerle stratejik işbirliğine gidilmesi, devletin iş yapılan ülkedeki siyasi riskleri azaltıcı tedbirler alması, yabancı rakiplerle eşit koşullarda rekabeti sağlayıcı siyasi ve elverişli kredi desteği sağlaması gerekiyor. Ayrıca, diğer sektörlerle yatay bağlantısının mümkün olduğunca genişletilerek ülkeye ilave istihdam ve döviz kaynakları sağlanması da hedefleniyor.
· Ülkemizin en hızlı genişleyen sektörü olan enerjide, sadece elektrik, doğalgaz ve petrolde değil, petrokimyasallar ve diğer kimyasal ürünler ile ilgili sektörleri de kapsayacak entegre bir enerji stratejisi çıkarılması, gerekli hukuki ve kurumsal çerçevenin tamamlanması ve bu stratejinin dış politika, çevre, sanayi ve güvenlik kaygılarımızla uyumlu şekilde yürürlüğe konulması konusunda az mürekkep tüketmedik.
· Önümüzdeki 25 yıl içinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin modernizasyonu için harcanması öngörülen yaklaşık 150 milyar doların bütünüyle Türk ekonomisinin dışına akması kabul edilemez. Türkiye bakımından savunma sanayii, "olmazsa olmaz" özelliği nedeniyle hızla yükselmekte olan stratejik bir sektör olarak görülmeli ve ekonomiye yük getiren değil, hem yan sivil sanayileri besleyen, hem ülkeye ileri teknolojiyi taşıyan, hem de ihracata yönelebilen cazip bir alan haline getirilmelidir. Bu alanda devlet ile özel sektör arasında -tıpkı ABD'de de Savunma Bakanlığı ile savunma sanayii firmaları arasındaki ilişkiye benzer- işleyebilir bir çalışma mekanizması kurulması, böylece ihtiyacın belirlenmesinden ürünün tasarımına ve satış sonrası bakıma kadar varan zincir için yakın işbirliği yapılması zorunlu
· Önümüzdeki dönemde Türkiye'de tarımsal üretim potansiyelinin değişmesi, çeşitli ürünlerin üretiminde artış ya da azalışların görülmesi beklenilebilir. Bu itibarla, çevreyi statik bir veri olarak görmemeli, uzun vadeli stratejimizi sürdürülebilir kalkınmayı esas alacak şekilde geliştirmeliyiz. Başlangıç maliyeti ağır bile olsa, çevre dostu sanayilere uluslararası zorlamalara meydan vermeden ve rekabet gücümüzü artıracak şekilde hemen yönelmemiz menfaatimiz gereğidir.
· Otomotiv sanayii, sadece iç pazarı değil, bölge ülkelerini de üretim ve pazarlama hedeflerine dahil etmediği takdirde, özellikle ölçek ekonomisi bakımından uzun vadede dünya rekabet koşullarına uyum sağlamada ciddi güçlükler çekecektir. Yedek parça ve belli markaların üretimi alanında, Avrupa piyasalarında sağlanan başarı, otomotiv sanayiindeki hizmetler sektörünü, AR-GE ve tasarımı da ihmal etmememiz gerektiğini gösteriyor.
· İstanbul'un dünyanın önde gelen borsa ve döviz merkezlerinden birisi haline gelmesi için yürütülen çalışmalara hız kazandırılmalıdır. Sadece bölgesindeki en güçlü merkez olması bile, İstanbul'a ve dolayısıyla Türk ekonomisine önemli kazançlar sağlayacaktır. Bölgesel finans, borsa ve bankacılık merkezi olma hedefimiz, hem ticaret, hem yatırım planlarımızın da altyapısını oluşturacak, büyük çaplı bölgesel altyapı şebekelerinin finansmanına kaynak sağlayabilecektir.
· Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyanın ticaret, borsa ve yatırım merkezi olması hedefleniyorsa, bu hedefin altyapısını oluşturacak etkin bir liman şebekesi ve taşımacılık filosunun da kurulması zorunludur. Stratejik coğrafi konumu ile kıtalar arasında yaşamsal önemde bir geçiş köprü oluşturan ülkemiz üzerinden gerçekleştirilen transit taşımalar, geçmişte İran ve Ortadoğu ülkelerinin dış ticaret yükleri için söz konusu iken, hızla değişmekte olan dünya konjönktürü içinde, özellikle, Orta Asya devletlerine ve Uzakdoğu'ya kadar büyüyen bir pazara yayılmaktadır.
· Gemi inşa sanayii, yeni gemi inşa, gemi onarımı, gemi sokumu ve yat inşası gibi alanlarda faaliyet gösteren yüksek potansiyele sahip bir sektör. Yatırıma ayrılmayan her bedel, navlun olarak diğer ülke gemilerine ödeniyor. Türk deniz ticaret filosunun güç kaybetmemesi için yeni ve büyük tonajlı gemi yatırımları yapılması şarttır.
· Türkiye'nin, biyoteknoloji ile ilgili çalışmalara büyük fonlar aktarması mevcut imkanlar çerçevesinde şimdilik mümkün görünmemekle birlikte, en azından halen Avrupa'da yürütülmekte olan girişimlerde konsorsiyum üyesi olarak aktif katılım şart. Gelecek yarısında yer alıp almayacağımızı biyoteknolojide, özellikle de tarımsal biyoteknoloji alanında, bugünden başlayarak yetiştireceğimiz insan gücü belirleyecektir. Gelecek yüzyılın temel gelişmelerini derinden etkileme potansiyeline sahip biyoteknolojinin tam ortasında yer almak, özellikle de tarım potansiyelini daha da zenginleştirmede ve çevre sorunlarını çözmede biyoteknolojik yöntemleri kullanmayı hedeflemek zorundayız.
Tabii ki, bu listeyi uzatmak, belli sektörlere ilişkin farklı öneriler dillendirmek mümkün. Aslında bu tartışma çoktan başladı ve bir sonuca götürülemiyor. Nihai amaç, stratejik sektörlerimizi sadece küreselleşmenin acımasız dalgalarına terk etmeden, kamu kaynaklarını heba etmeyecek, peşkeş çekmeyecek, uluslararası yükümlülükleri de gözetecek akılcı yöntemlerle dünya rekabet ligindeki konumumuzu güçlendirecek şekilde geliştirmek.
Önümüzdeki yıl kasım seçimleri öncesinde siyasi partiler arası yarışta bence "rekabet gücü yüksek ve insanlarının refahını artıran, bizleri tüketim, dış ticaret, borç ve cari işlemler açığı kısır döngüsü dışına çıkartabilecek nasıl bir kalkınma ve büyüme modeli?" üzerine neler düşünüldüğü, tasarımların nasıl ve hangi kadrolarla uygulanacağı en önemli gündem maddelerinden birisi olmalı.
Seçimleri beklemeden sizler de bu konudaki görüşlerinizi, soru ve varsa yanıtlarınızı paylaşın; tartışmaya devam edelim.
Farkında mısınız, Rusya küçülüyor
Rusya'nın nüfusu süratle yaşlanıyor ve azalıyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra eski uydu ülkelerinden büyük bir göçmen akışı olmasına rağmen 1991'den bu yana nüfus 6 milyon civarında azaldı. Bugün 143 milyon. Her yıl 700,000 civarında daha da küçülüyor. 2015'e kadar Rusya nüfusunun 134 milyona düşeceği, 2050'ye kadar ise 100 milyon eşiğinin altında kalabileceği hesaplanıyor Rus resmi makamlarınca.
Ruslar aslında Avrupa'nın en kalabalık etnik grubu. Tüm dünyada 137 milyon civarında Rus yaşıyor. Bunların halihazırda 116 milyonu Rusya Federasyonu'nda, 18 milyonu da komşu ülkelerde. Ayrıca, 3 milyon kadar Rus'un Kuzey Amerika ve Avrupa'da yaşadığı tahmin ediliyor. Tam ne kadar olduğuna dair elimde bilgi yok ama Türkiye'deki Rus nüfusunun da son 10 yılda ciddi artış kaydettiği malum.
Devlet Başkanı Putin, nüfus azalmasını öncelikler listesinin en üst sıralarına yerleştirmiş görünüyor. Nüfus artışını artıracak ya da en azından mevcut düzeyde istikrara kavuşturacak önlemler arayışı içinde. Uyuşturucu kullanımı, alkolizm ve cinsel temasla yayılan hastalıklar nüfusta azalışın en önemli nedenleri arasında sayılıyor. Erkeklerin ortalama yaşam beklentisi 59'un altında. Bu neredeyse dünyanın en kötü göstergelerine sahip Afrika'daki ile aynı. Kadınlarınki ise 13 yıl daha uzun. Niye acaba!
Buna karşılık, Rusya Federasyonu'nu oluşturan özellikle de Müslümanlar'ın çoğunlukta olduğu diğer özerk cumhuriyetlerde nüfus süratle artıyor. Sibirya ve Rus Uzak Doğusu ise adeta nüfustan arındırılmış bölgeler gibi. Kaçak Çinli göçmen çekiyor sürekli. Nüfus azalmasını geriye çevirmenin yollarından birisi, kimilerine göre, bu cumhuriyetler ile yeni bir ortaklık anlayışı geliştirerek onları gerçek anlamda federasyonun bir parçası haline getirmek. Ve de Çin gibi aşırı nüfusu olan Asya ülkelerinden genç göçmen nüfus çekmek. Ancak bu iki seçeneğin de siyasi maliyeti oldukça ağır, hazme zor. Rus liderleri bunları çözümden saymıyor, hatta tartışmaya bile yanaşmıyor.
Ülke bu gidişle ne silahlı kuvvetlerini, ne tarımını, ne enerji sektörünü ne de sanayiini tek başına ayakta tutabilecek gelecekte. Sosyal güvenlik sistemi de çoktan çatırdamaya başladı. Önümüzdeki 20 yıl içinde her bir işçi bir emekliyi beslemek için çalışmak zorunda kalacak. Rus çiftlerin yüzde 15'inin çocuğu olmuyor. Kadın başına doğum oranı 1.1. Oysa nüfusun istikrarı için en az 2.4 bebek olması gerekiyormuş. Jirinovsky gibi kimi Rus milliyetçileri kadınların işgücü piyasasından çekilmesi, çocuk doğurmak için evlerine dönmeleri çağrısında bulunuyorlar çözüm olarak!
Artık dış ticaret, yatırım, müteahhitlik hizmetleri, turizm, enerji, askeri işbirliği gibi hemen her alanda en önemli ortaklarımızdan birisi haline gelen Rusya'nın bu sorunu bizi de yakın ilgilendiriyor.
Acaba Putin'in kuzey komşumuzda nüfusu artırmaya dönük çözüm arayışına nasıl katkı sağlayabiliriz? Önerilerinizi bekliyorum.
"Mozaik İngiltere"
Madem göçten konuşmaya başladık gelin projektörlerimizi bir de İngiltere'ye çevirelim. Göçmen entegrasyonunu, hoşgörü ortamını ve ayrımcılığın azaltılmasını, yabancıların ekonomik, kültürel ve toplumsal yaşama katılımını ustaca yöntemlerle büyük ölçüde gerçekleştirmiş (kıta Avrupası'na kıyasla tabii ki) bir ülke.
Burada da bardağın yarısı dolu ya da boş diyebiliriz nasıl baktığınıza bağlı olarak. Son 10 yılda öylesine yoğun dış göç aldı ki bir yandan ülkenin, insanlarının bileşimi, görüntüsü, yemek alışkanlıkları, gelenekleri ciddi olarak değişti, etnik ve dini gerilim yeşermeye başladı. Öte yandan, muazzam sermaye, girişimci, araştırmacı ve yetenek girişi sayesinde ülke ekonomisinin matlubu zenginleşti.
Sadece iki yıl önce AB'ye katılan eski Sovyet Bloku ülkelerinden İngiltere'ye gelen işçi şayisi 600,000. Oysa, sınırlar açıldığında 24 bini geçmez deniliyordu. Şimdilik 30 milyonluk toplam işgücünün yüzde 2'sini oluşturuyor bu insanlar. Bunların 265 bini Polonyalı. Doğru düzgün, uyumlu, çalışkan insanlar. Irkçı duyguları kabartmıyorlar ev sahibi ülkede.
Bir hesaba göre, bu yeni göçmenlerin ekonomiye katkıları 2.5 milyar pound civarında. Son iki yılda eski Doğu Bloku dışındaki başka ülkelerden 265 bin civarında. Ocak 2007'den itibaren Bulgar ve Romenler'e de kapıların açılması ile İngilizler'e pek iş kalmayacaktı. İçişleri Bakanlığı bu ihtimalin önünü tıkayacak bazı önlemler ilan etti, bakalım ne kadar başarılı olacağını hep birlikte göreceğiz.
Söylediklerim son iki yılda gelenler sadece; oysa on yıllardır bu ülke düzenli göçmen alıyor. Bundan çeyrek yüzyıl önce öğrenim görmek için ilk adım attığımda bu ülke hâlâ İngilizler'in idi. Biz yabancıların azınlık olduğu çok kolay anlaşılıyordu. Okul bitince vize de bitiyor ve kapının önüne koyuluyorduk.
Şimdi Oxford Street, Piccadily Circus, Hyde Park, Covent Garden, Liverpool Street, King's Road gibi gözde yerlerde şöyle bir dolaşırken İngilizler'i cımbızla bulup çıkarmanız gerekiyor. 2001 yılı resmi istatistiklerine göre İngiltere'nin en kalabalık yabancı grubu 470 bin ile Hintliler. 263 bin Alman, 155 bin Amerikalı, 94 bin Fransız, bir o kadar İtalyan, 54 bin İspanyol. Ve de 53,000 Türk var. Bana sorarsanız, gayri resmi parmak hesabı ve 2001'den bu yana ki artışları da katarsanız yabancı sayısı çok daha fazla.
Dünya'da Londra kadar kozmopoliti bir kente zor rastlanır. Başkentte yaşayanların üçte biri (yaklaşık 3 milyon kişi) başka bir ülkede doğmuş. Bu rakam 1997'ye kıyasla 650,000 kişilik bir artışa işaret ediyor. En fazla artış da Hindistan, Bangladeş ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenler sayesinde. Sadece Londra'da 206 bin Hintli yaşıyor. 133 bin Bangladeşli, 70 bin Polonyalı, 60 bin Güney Afrikalı, 50 bin Avustralyalı. Son yıllarda 25 bin Brezilyalı ve 18 bin de Kolombiyalı gelmiş. Londra'daki Türkler'in sayısı 1997'de 45 bin iken geçtiğimiz haziran ayı itibariyle 51 bine çıkmış. Devede kulak değiliz ama bunların çoğu beyaz yakalı etkin bir grup.
Böyle giderse zamanının üzerinde güneş batmayan ve dalgalara hükmeden imparatorluğunda İngilizler sanki figüran olarak kalmaya mahkum olacaklar gibi. Zira hem iş dünyasında, hem sanatta, hem mutfakta, hem araştırma-geliştirmede yıldızların çoğu artan ölçüde yabancı kökenli.
Yarım yüzyıl önce Süveyş ve Macaristan işgali
Tarih tekerrürden ibarettir diyenleri yalancı çıkartmak pek kolay iş değil. Aynı hataları eski kuşaklardan devralıp yinelemekte üstümüze yok. özellikle de dünün sömürgeci güçlerinin sicillerine baktığımızda...
İngiltere'nin muhafazakar başbakanı Anthony Eden 22 Ekim günü, Paris'in varoşlarındaki bizim de Birinci Dünya Savaşı sonundaki kaderimizi çizmeye çalışmış olan Sevres'de bir villada gizlice Fransız ve İsrail başbakanları ile 20'nci yüzyılın en karmaşık ve ahlaksız işgallerinden birisini planlıyordu. Buna göre 29 Ekim 1956'da İsrail Mısır sınırını geçerek bu ülkeyi işgale başlayacak, ateşkes talebinde bulunan İngiltere ile Fransa da güya barışı tesis etmek için müdahale edeceklerdi. Tabii ki asıl amaç Temmuz 1956'da Süveyş Kanalı'nın ulusallaştırma kararı alan Mısır'ın milliyetçi lideri Cemal Abdul Nasır'ı devirip yeniden stratejik kanalın kontrolünü ele geçirmekti.
Bu anlaşmanın ertesi günü yüz binlerce Macar ülkedeki komünist baskı rejimini protesto için Budapeşte sokaklarına dökülecekti. Stalin'in posterleri yakılacak, Macar bayrağındaki Sovyet amblemleri çıkartılacak, gizli polisin ateşine karşılık verilecekti. Yerel parti patronlarının Sovyet yardımı çağrısı üzerine 24 Ekim günü Kızıl Ordu tankları göstericilerin üzerine yürüyordu. Dört gün süren çatışmalarda iki taraf da üstünlük sağlayamadı. Nihayet Sovyet liderliği ateşkese ve Imre Nagy önderliğinde bir reformcu hükümete onay verdi. Gerçek anlamda düşünce özgürlüğü, çok partili seçimler ve hatta Soğuk Savaş döneminde Macar tarafsızlığı ihtimali ufukta görünmüştü.
İşte tam bu noktada Batı'nın tüm ilgisi 29 Ekim'de İsrail saldırısı ile başlayan Süveyş işgaline döndü. 24 saat içinde 260 Mısır uçağı tahrip edilerek hava üstünlüğü sağlandı. Mısır'a karşı saldırı İngiltere'de 2003 Irak işgalinin yarattığından daha derin bir bölünmeye yol açtı. 5 Kasım'da İngiliz ve Fransız birlikleri Mısır kıyılarına indirme yaptılar. İngiliz tankları bomboş karayolundan Süveyş'e doğru zafer sarhoşluğu içinde yol alırlarken (yeniden seçilme kampanyası yürüten ve Süveyş operasyonundan Amerikan halkının büyük rahatsızlık duyduğunu gören, ve de İngiliz Pound'unun kronik zayıflığını ekonomik yaptırımlarla istismar etmeye hazır olduğunu hissettiren) ABD Başkanı Eisenhower'in talebi üzerine 6 Kasım sabahı işgal planı rafa kaldırılmak zorunda kalındı.
İngiliz tarihindeki en büyük diplomatik fiyasko olarak tarihe geçti bu olay. İmparatorluğun uluslararası bir kuvvet olarak sona erdiğinin ve ABD ile özel ilişkiler şemsiyesi altına girdiğinin de en güçlü işareti idi aynı zamanda.
Bu arada, Macaristan'da Imre Nagy'nin bağımsızlık tutkularından ciddi şekilde rahatsızlık duyan Nikita Khrushchev 31 Ekim günü Sovyet prezidyumunu toplarayarak bu milliyetçi başkaldırının bastırılması kararını aldı gizli bir oturumda. Sovyet tankları 3 Kasım günü, Süveyş işgal harekatı tam gaz ilerlerken Budapeşte'yi abluka altına aldılar. Batı'dan destek isteyen Nagy'nin umutsuz çağrıları yankı bulamadı, zira herkesin gözü Ortadoğu'da idi. NATO Genel Sekreteri Macar direnişini "tüm halkın kolektif intiharı" olarak nitelemişti.
Diğer bir deyişle, Batı Mısır'daki menfaatlerini kollamak kaygısı içinde iken Macaristan'da demokrasiye sırtını çevirmişti. Belki de eski Sovyet coğrafyasına demokrasinin gelişini böylece 33 yıl geciktirmiş olarak...
Kasım başında Londra'da benim de katıldığım bir toplantıda bir grup İngiliz ve Mısırlı politikacı bu yıldönümünden çıkarılacak dersleri tartışti. Bir Mısırlı öğrencinin "İngiltere hâlâ neden özür dilemedi bu yüz kızartıcı olaydan dolayı?" sorusunu toplantı başkanı süratle geçiştirdi. 50 yıl öncesinin bu olayları bugüne ve yarına ilişkin bazı hatırlatmalar yapıyor mu sizlere de? Bizim alacağımız dersler de var mı?
|