Register Login
January 6, 2009


Register
Forgot Password ?

Network / HaberAgiDiscussions / Forum  

Please note that the best way to take full advantage of our forums is to login. Registration is simple, fast and free.

Subject: Bir Turk doktorun Amerikan beslenme sistemine bakisi
Prev Next

Author Messages
Oguz Cepni (guest)

09/07/2008 6:40 AM Quote Reply  

Son yillarda beslenme ve gida hakkinda okudugum en carpici ve yaziyi ilgilenenlere sunuyorum. Amerika'da yasayan Turkler olarak bence asagida yazi uzerinde cok iyi dusunmek gerekiyor. Ozellikle ABD de cocuk yetistiren anne babalar mutlaka okusunlar. Umarim aramizda tip alaninda ihtisas yapan ve yapmis olan arkadaslar asagidaki yazi hakkinda yorumlarini bizlerden esirgemezler.

----------------------------------

PROF. DR. KENAN DEMİRKOL, AKILLI BESLENMENİN MATEMATİĞİNİ ANLATTI
 
"Damar tıkayan kolesterol değil, şeker!"

Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında "Prof" yazmıyor.
"Ben üniversitede hocayım, burada hekim" diyor. Söz birara "kronometreli doktorlara"
geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok
şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, "dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin
ederim" diye.
Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak
Demirkol bir "akıllı beslenme" uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu
kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza
gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90
arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur?
 
"Kibrit kutusu kadar" reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol'a: "Neden düşmandır şu
ünlü üç beyaz?" diye sorduk. O, şekerle başladı: 

"ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL" 
DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik,
aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir.
ABD'de 20 yaşüstü erişkinlerin %65'i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon
insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun
kolesterol yüksekliği vardır.
 
Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker
hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda
vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.
Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa'da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de
şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların
şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece
kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli.
"Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım" demek çok yanlış. İnsan vücudunun
şeker almasına gereksinim yoktur.

"12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR"

- Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?
- Asla doğru değil.
- Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
- Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve
esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir
gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış.
Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri
de değişiyor.   Şimdi 100'lerdeyiz, 120'de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki
türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas
organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir.
60'lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı
beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.

"KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR"
- Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu? 
- Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi
de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli. Şeker pancarından veya
şeker kamışından elde ettiğimiz şeker 'sakaroz', iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür.
Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır.
Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için
korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin
salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür.
Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka
yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki
şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli
doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla sizin
yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için
bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı
için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.

Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz.
Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin
içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite
dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de
vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika'da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer
yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.

"MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME"
- Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek. 
- Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram
meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o
gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz
bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.
- Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
- İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.
- Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu
yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?

"HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ..."

- Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum.
Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.
- Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.
- Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara "şunu yiyeceksin"
diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.
- Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı
zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.
- Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika'da en
aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını
yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, "öldürücüdür" yazısı konuyor.

AMERİKA'NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE...

- Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
- Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920'li yıllarda
Amerika başkanı "benim köylüm mısırdan kalkınacak" fetvasında bulundu. Gerçekten de çok
büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin %40'ı Amerika'dadır.
Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları
arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu
yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü
dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi
yapıp dökmüyor. Kartal'dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.

KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI

- Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
- Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü,
ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine   binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var
ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz. Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan
fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın
bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla
oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu
sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını, kanser gelişimini
belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir
hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme
döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.

"KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ"       
- Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
- Bakıyorsunuz LDL 130'a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar.
Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı
şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor .
Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi
yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şeker
trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara "kolesterol zararlı
değil. Ama oksitlenmesine izin verme" diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek
ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak,
oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri
azalt. Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay
beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa,
doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol
oksitlenmemiş olacak.

ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI

- Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi
besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
- Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. "Dünya nüfusu aç. Dünyayı
besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var." Hayvansal proteini, tek
kaynak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat,
baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki
"Esansiyel amino asitler vardır". Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka
dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli
bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan
alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük
köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
- Antep yöresinin yuvalaması gibi..
- Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam ete eşdeğer protein almış
oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler,
mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir
hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3'e ihtiyacımız var. Türkiye'de biliyorsunuz gençlerde
inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir
çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben
proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri "biz dünyayı nasıl
doyuracağız" yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları mera ahırlara çektiler ve
bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein
yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına
yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.

İNEK NE YEMELİ
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur . Doğal beslenen
inek sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz
gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen inek sütünde dünyanın bugüne kadar
bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda
meme kanseri %40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine
merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır,
bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir.
Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşı aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun
yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal süt eseridir. Doğal süt maliyetinin çok pahalı olduğu
söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen
sütün maliyeti arasındaki fark %10-15'i geçmiyor. Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla
barışığım, ne de AB'dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla "ekolojik tarım sonucu elde
edilmiş ürünlerle hayvan beslenmesi" geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden
patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve
patatesin yeri var mı? Yok.
- Demek Amerika'dakilerin varmış.
- Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar
verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi, karbonhidratı zengin, onu
yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde
yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü
beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız.
Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden
yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.

HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ

- Ne fark var arasında?
-. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı.
Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3'tür. Tek tük
omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça
elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki
insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile omega-3 yağ
asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi
yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3'e enzim kalmıyor. Diyelim ki
hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor. Bütün yağlar, yağ
asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3'e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri,
çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3
ve omega-6'dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma
söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi
kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından
sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge
bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.

DEPRESYONUN ÇARESİ

- İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
- Oran önemli. Omega-6'yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3'ü de
değerlendirmeden vücuttan atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz.
Hücre duvarı da omega-3'ten oluşuyor. Vücut asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu
yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan
araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi.
Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
- Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
- Tabii. Omega-3'ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor.
Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak
zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.

ÇAY VE ZEKA

- Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
- Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye'nin yarısı aptaldır lafı çok tepki
yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye'nin yarısında demir eksikliği,
kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek
Aziz Nesin haklıydı.
Türkiye'de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor.
Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.
- Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
- Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.
- Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.

"ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!"

- Üç saat.  Ben tekrar omega-3'e dönmek istiyorum. Çünkü hayati olay. Omega-3 eksikliği
insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın
artmasına, dolayısıyla kalp damarı veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp "inme" veya "enfarktüs"
olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı
çok az tüketiyoruz. Omega-6'yı çok tükettiğimiz için omega-3'ün yolunu kesiyoruz.
Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor.
Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının
oluşumunu kolaylaştırıyor.
- Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?
- Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı
omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca
ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra
birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri
de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki
sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep
oluyor.

"ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI"

- Acaba "tadı güzel" dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?
- Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, "benim annem böyle
yapıyor" diye?
- Ben güzel yemek yaparım.
- Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü
aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.
- Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona
böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var . Kola ya da
hamburger için "bak bu güzeldir" deniyor çocuklara.
- Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda
anne baba adaylarıdır.

SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)

"Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gr
meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz,
o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden gelecek birtakım
vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz."
"Türkiye'de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir
kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır,
protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten."
"Yapay yem üreticileri 'biz dünyayı nasıl doyuracağız' yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara
çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein
yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen
ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz
gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.
Doğal beslenen inek sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan alfaminolimik
asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir.
Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.
  Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci
kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün
eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki
fark yüzde 10-15'i geçmiyor.
Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki
insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçek yağında kızarttık,
o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı
yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı
ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.


Selam Sevgi ve Saygılar
 


 Reply Forward


Your message has been sent.


Oguz Cepni to Kemal, serdar, evrennergiz, gurbet
show details 8:24 AM (12 minutes ago) Reply


- Hide quoted text -
PROF. DR. KENAN DEMİRKOL, AKILLI BESLENMENİN MATEMATİĞİNİ ANLATTI

 

"Damar tıkayan kolesterol değil, şeker!"

Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında
"Prof" yazmıyor.

"Ben üniversitede hocayım, burada hekim" diyor. Söz birara
"kronometreli doktorlara"

geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite
ücretini alanlara çok

şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, "dalgınlıkla saatime bakar da
hastayı tedirgin

ederim" diye.

Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi
organları. Ancak

Demirkol bir "akıllı beslenme" uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine
ilişkin olduğu

kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme
nedir? İlk aklımıza

gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır
bedenle, 90-60-90

arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur?

 

"Kibrit kutusu kadar" reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol'a:
"Neden düşmandır şu

ünlü üç beyaz?" diye sorduk. O, şekerle başladı:

"ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL"

DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik,

aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu
haline gelmiştir.

ABD'de 20 yaşüstü erişkinlerin %65'i ya şişman ya daha da ileri
aşamada. 64 milyon

insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun

kolesterol yüksekliği vardır.

 

Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker

hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda

vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.
Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa'da ortaya çıktı,
soğuk iklimlerde de

şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker
tüketimi arttı. Toplumların

şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir
örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece

kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal
yapısıyla da çok tehlikeli.

"Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım" demek çok
yanlış. İnsan vücudunun

şeker almasına gereksinim yoktur.

"12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR"

- Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri
doğru değil mi?
- Asla doğru değil.
- Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
- Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker
sadece meyvede var. Meyve

esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan
eli ne kadar fazla değmişse bir

gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan
şekeri 60 dolayındaymış.

Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor.
Dolayısıyla ortalama kan şekeri

de değişiyor.   Şimdi 100'lerdeyiz, 120'de şeker hastalığı.
Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki

türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de
edimsel tip 2 diabet. Pankreas

organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar.
Yaşlanma süreci olarak kabul edilir.

60'lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda
tip 2 diabet var. Sağlıklı

beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.

"KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR"
- Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?
- Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden
vücut elde ediyor. Kanser hücresi

de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.
Şeker pancarından veya

şeker kamışından elde ettiğimiz şeker 'sakaroz', iki ayrı molekülden
oluşan bir birleşik moleküldür.

Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz
kan şekerimizin de adıdır.

Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin
zararlı olduğunu bildiği için

korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek,
gereğinden fazla insülin

salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa
kısmen enerjiye dönüştürür.

Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle
çok işler yapabilir. Mutlaka

yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin
aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki

şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram
kadardır. Orası da sürekli

doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa
dönüştürecek. Dolayısıyla sizin

yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep
olacak. İnsülin salgılandığı için

bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü
bir derecede tokluk yarattığı

için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.

Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır.
Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz.

Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor.
Değişik kimyasal süreçlerin

içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla
yenirse karaciğerde trigliserite

dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem
damar sertliğine, hem de

vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika'da alkole bağlı
sirozdan daha çok, karaciğer

yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.

"MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME"
- Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.
- Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır.
İnsanoğlunun 200 gram

meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2
parça çikolata yediniz, o

gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden
elde etmiş olduğumuz

bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.
- Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
- İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler
aşağı yukarı aynı.
- Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi?
Bunu yemeyeceğim, şunu

yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?

"HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ..."

- Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok
keyifli yaşıyorum.

Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.
- Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.
- Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz.
Tıkıyoruz ahırlara "şunu yiyeceksin"

diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.

- Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi.
Filler örneğin hastalandığı

zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.
- Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo
görüntüsüyle Amerika'da en

aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi;
okullarda meşrubat satışını

yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, "öldürücüdür" yazısı konuyor.

AMERİKA'NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE...

- Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
- Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde
etmek. 1920'li yıllarda

Amerika başkanı "benim köylüm mısırdan kalkınacak" fetvasında bulundu.
Gerçekten de çok

büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır
ekiminin %40'ı Amerika'dadır.

Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince
değerlendirme yolları

arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen
balıklama atladı bu

yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip
satılamaz. Ama her türlü

dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi
baklavacı artık şerbetini kendisi

yapıp dökmüyor. Kartal'dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.

KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI

- Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
- Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor
olduğu çağdayız. Çünkü,

ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine   binmiş durumda. O
kadar büyük bir rant var

ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz. Biraz önce
dediğimiz gibi 15 gramdan

fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir
paslanınca eskir, bu paslanmanın

bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve
yaşlanır. Birtakım gıdalarla

oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm
çekirdeği. Gerçekten bu

sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını,
kanser gelişimini

belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor.
Kolesterol anne sütünde, yeni bir

hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki
insan hayatının gelişme

döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı
sarmış ortalığı.

"KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ"
- Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
- Bakıyorsunuz LDL 130'a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de
60 olsun diyorlar.

Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler
suçluyuz. Fruktozu yani tatlı

şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün
oksitlenmesine sebep oluyor .

Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu
içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi

yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü,
meşrubattan aldığınız şeker

trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz
insanlara "kolesterol zararlı

değil. Ama oksitlenmesine izin verme" diyeceğimize, ilaç firmaları
kolesterolü düşürecek

ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici
maddeleri düşüremiyorsak,

oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor?
Oksitleyen maddeleri

azalt. Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ
asidi. Bu madde yapay

beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim
ineğimiz merada otlasa,

doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak.
Dolayısıyla kolesterol

oksitlenmemiş olacak.

ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI

- Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da
kaç kişiyi

besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
- Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz.
"Dünya nüfusu aç. Dünyayı

besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var."
Hayvansal proteini, tek

kaynak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein
almış oluyor. Hububat,

baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz
itiraz ederler. Derler ki

"Esansiyel amino asitler vardır". Yani hayvansal gıdada var olan,
vücudun üretemediği mutlaka

dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler
vardır. Örneğin; mercimekli

bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten,
mercimekte eksik olanı bulgurdan

alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm,
bulgurdan yapılan küçük

köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
- Antep yöresinin yuvalaması gibi..
- Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar.
Tam ete eşdeğer protein almış

oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro
nutrientler ise vitaminler,

mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız
var. Eğer merada otlayan bir

hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3'e ihtiyacımız var. Türkiye'de
biliyorsunuz gençlerde

inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir
kaynağıdır. Bitkiden demir

çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır,
protein kaynağı değildir. Ben

proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem
üreticileri "biz dünyayı nasıl

doyuracağız" yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları
mera ahırlara çektiler ve

bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar
küspesiyle, yapay protein

yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini
yükselten, hayvanın yağlanmasına

yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.

İNEK NE YEMELİ
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç
yoktur . Doğal beslenen

inek sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda
vardır. Bu asitler fruktoz

gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen inek sütünde
dünyanın bugüne kadar

bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu
maddeyi tüketen kadınlarda

meme kanseri %40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde
bu hiç yoktur. Yine

merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır.
Bu gençlik aşısıdır,

bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir.

Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşı aşmış bazı insanlarda ikinci
kalıcı dişler düşer ve onun

yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal süt eseridir. Doğal süt
maliyetinin çok pahalı olduğu

söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile
konvansiyonel üretilen

sütün maliyeti arasındaki fark %10-15'i geçmiyor. Ne Türkiye
yasalarında ekolojik hayvancılıkla

barışığım, ne de AB'dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla
"ekolojik tarım sonucu elde

edilmiş ürünlerle hayvan beslenmesi" geliyor. Affedersiniz ama 2000
yıl önce hayvan nerden

patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde
pancarın, mısırın ve

patatesin yeri var mı? Yok.
- Demek Amerika'dakilerin varmış.
- Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde
edilmiş olsun hayvana pancar

verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi,
karbonhidratı zengin, onu

yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik
hayvancılık dediğimizde

yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız
gereken, türe özgü

beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin
sağlıklı olmasını sağlarız.

Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız.
Bütün doğada kendiliğinden

yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle
ekilenler omega-6 içerir.

HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ

- Ne fark var arasında?
-. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı
lipo protein katmanla sarılı.

Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak
omega-3'tür. Tek tük

omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da
yeşillikten uzaklaştırdıkça

elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı;
kültür balığı değil. Halbuki

insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri
ile omega-3 yağ

asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği
yağı, soya yağı gibi

yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3'e enzim
kalmıyor. Diyelim ki

hamsiyi ayçiçeği yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda
gelmiyor. Bütün yağlar, yağ

asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3'e ayrılır. Doymuş yağ asitleri,
tekli doymamış yağ asitleri,

çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye
bölünür, onlar da omega-3

ve omega-6'dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor
diye tüm topluma

söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra
anladık ki bu yağlar iyi

kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim
kolesterol açısından

sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini
birden düşürürse denge

bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.

DEPRESYONUN ÇARESİ

- İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
- Oran önemli. Omega-6'yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz
azıcık omega-3'ü de

değerlendirmeden vücuttan atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına
veremiyorsunuz.

Hücre duvarı da omega-3'ten oluşuyor. Vücut asıl malzemeyi bulamadığı
zaman gecekondu

yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6
yağ asidi olan

araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi.

Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
- Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
- Tabii. Omega-3'ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az
oranda görülüyor.

Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı
omega-3 olmak

zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.

ÇAY VE ZEKA

- Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
- Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye'nin yarısı
aptaldır lafı çok tepki

yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye'nin
yarısında demir eksikliği,

kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta
demir üstünden düşünürsek

Aziz Nesin haklıydı.
Türkiye'de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini
olumsuz yönde etkiliyor.

Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.
- Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
- Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra
çay içilebilir.
- Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.

"ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!"

- Üç saat.  Ben tekrar omega-3'e dönmek istiyorum. Çünkü hayati olay.
Omega-3 eksikliği

insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol
açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın

artmasına, dolayısıyla kalp damarı veya beyin damarının pıhtıyla
tıkanıp "inme" veya "enfarktüs"

olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı
Toplum olarak zaten balığı

çok az tüketiyoruz. Omega-6'yı çok tükettiğimiz için omega-3'ün yolunu
kesiyoruz.

Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor.

Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının

oluşumunu kolaylaştırıyor.
- Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı,
üretim hatasından mı?
- Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği
için. Mesela zeytinyağı

omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir
zararı yoktur. Ayrıca

ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz
kaldığı ısıdan sonra

birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ
asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri

de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer
taraftan trans yağ asidi beyindeki

sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson,
alzheimer gibi hastalıklara sebep

oluyor.

"ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI"

- Acaba "tadı güzel" dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram
mı? Güzel nedir?
- Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz
etmedi mi, "benim annem böyle

yapıyor" diye?
- Ben güzel yemek yaparım.
- Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını
arıyor. Belki dünyanın en kötü

aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.
- Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne
kadar çok değişmiş. Biz ona

böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan
değerler var . Kola ya da

hamburger için "bak bu güzeldir" deniyor çocuklara.
- Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum.
Çünkü; onlar yakın zamanda

anne baba adaylarıdır.

SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)

"Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır.
İnsanoğlunun 200 gr

meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2
parça çikolata yediniz,

o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette,
meyveden gelecek birtakım

vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz."
"Türkiye'de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et
doğadaki en önemli demir

kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti
bir demir kaynağıdır,

protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten."
"Yapay yem üreticileri 'biz dünyayı nasıl doyuracağız' yalanıyla,
hayvanları meralardan ahırlara

çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar
küspesiyle, yapay protein

yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç
yoktur. Doğal beslenen

ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda
vardır. Bu asitler fruktoz

gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.
Doğal beslenen inek sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük
antioksidan alfaminolimik

asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha
az görülmektedir.

Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur.
 Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci

kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün

eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama aradaki

fark yüzde 10-15'i geçmiyor.
Elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı;
kültür balığı değil. Halbuki

insan her gün 1gram omega-3 alması gerekiyor. Diyelim ki hamsiyi
ayçiçek yağında kızarttık,

o hamsiden artık bize fayda gelmiyor.
Zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün
emilimine hiçbir zararı

yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme
esnasında maruz kaldığı

ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor.

Selam Sevgi ve Saygılar

 

Kehribar (guest)

09/10/2008 10:50 AM Quote Reply  

Butun yazilanlar cok dogru. Ozellikle seker tuzagina dikkat. Ortalikta "healty, low fat, diet" diye satilan bir suru abuk subuk ama fiyatlari inanilmaz yuksek urunlere soyle dikkatlice bir bakin. Evet belki yag inanilmaz dusuk ama sekeri oyle bir dayamislar ki halimiz yaman, bogazim paramparca oluyor yerken. Insan vucuduna az yendigi miktarda herseyden biraz lazim, aynen annemizin yemekleri gibi.


Forums > General Discussions / Genel Forumlar > Activities / Aktiviteler > Bir Turk doktorun Amerikan beslenme sistemine bakisi

Quick Reply
Username:  
Subject:  
Body:

 



ActiveForums 3.7
Discussion Board Rules / Forum Kurallari Maximize

Home / AnaSayfa ATA Shop
Copyright 2005 ATA Houston Terms Of Use Privacy Statement